BARLA TALEBELERİ

Barla Talebelerinin Hikâyesi

 

 

”Yaz kardeşim” sözüyle başladı Risale-i Nur’un hikâyesi. Ve kalemler yazmaya başladı. Her türlü zorluğa rağmen yazmaktan uzak durmayan kalemler, gece gündüz sessizce yazdı.
Kimi yerde hanımlar mum tuttu, beyler yazdı; kimi yerde de hem kadınlar hem çocuklar, hem yaşlılar hep birden çalıştı. Yazılan Risaleler gizlice dağıtıldı yurdun her köşesine. Göz açtırmayan takip ve baskıya rağmen hiç sekmeyen bir saat gibi çalıştı sistem. Ve Barla’dan yüz binlerce kitap çıktı cihana Nur saçması için.
“Yaz kardeşim” sözüyle başladı Risale-i Nur’un hikâyesi. Ve kalemler yazmaya başladı. Dağda, çayırda, evde, bahçede veya yolda hatta cephede. “Yaz kardeşim” sözü üzerine yazmaya başlayan kalemler hiç durmadı, gece gündüz sessizce yazmaya başladı. Sessizce işleyen matbaalar kuruldu köy, kasaba evlerinde. Yüklüklerin ardında tezgahlar kuruldu. Kimi yerde hanımlar mum tuttu, beyler yazdı, kimi yerde de hanımlı, çocuklu, büyüklü herkes birden çalıştı. Yıllarca çalıştı kalem tutan eller. Yazılan Risaleler gizlice müellifine ulaştırıldı tashih edilmesi için. Sonra inci gibi yazılarla yazılan yüz binlerce Nur Risalesi, gizlice dağıtıldı yurdun her köşesine.
Gün geldi Bediüzzaman’ın tabiriyle ‘bin kalemli kâtipler’ olan teksir makineleri imdada yetişti. Kurulan Nur santralları arasında postacılar dolaştı. Çantalar sırtlarda gece boyu yol tepildi. Kuş uçurtmayan takip ve baskı altında hiç sekmeyen bir saat gibi çalıştı bu sistem. Ve Barla’dan yüz binlerce kitap çıktı cihana Nur saçması için. Onu oraya sürgün hayatına gönderenlere de hayretle sormak kaldı, “Nurcular kâğıdı nerden alıyor?” diye. Bu soruya en güzel cevabı Barla Platformu tarafından Eminönü Rüstem Paşa Medresesi’nde açılan ‘Barla talebelerinin hikâyesi’ sergisi veriyor. Kâğıdın nasıl bulunduğunu, nasıl kullanıldığını. Kâğıdın değeri daha çok anlaşılıyor bulunmadığında. Sigara kâğıtlarından kibrit kutularına, yırtık defterlerden parmak kadar kâğıt atıklarına kadar yazılan Risale-i Nur notları bunun en güzel örneği.
Yıl 1927. Bediüzzaman Said Nursi, Barla’ya sürgüne gönderildi. Bu sürgün Risale-i Nurların filiz vermesi için toprağa atılan tohuma dönüştü. Bediüzzaman Hazretleri’ni unutturma ve insanlardan uzak tutma düşüncesiyle seçilen Barla’da, Üstad’ın çevresinde ışığın etrafındaki kelebekler misali bir avuç insan toplandı. Bediüzzaman’ın ‘Barla Sıddıkları’ olarak dile getirdiği bu insanlar, ‘Nur’un ilk ağabeyleri’ olarak kabul gördü. Bu talebelerin hizmetleri gerek Üstadları tarafından gerekse geriden gelen kardeşleri tarafından hiç unutulmadı, hep hayırla yâd edildi.

Teneke kutularda saklı eserler

Kâğıt kıt, yazmak zahmetli. Denetim ve baskı had safhada. Bin bir güçlükle yazılan Risalelere her an el konulma korkusu var. Aynı zamanda imamlık yapan Hafız Ali, gecesi ve gündüzünü Risalelerin yazılmasına adamış. Üstad’dan gelen eserleri inci gibi el yazısıyla özenerek yazardı. Hedefi eserleri gelecek nesillere ulaştırabilmekti. Sıkıntı ve baskılar Hafız Ali’ye bir çözüm yolu geliştirdi; birer teneke kutu yaptırmak ve eserleri bunlara koyarak duvarlar içine saklamak.
Dediğini yaptı da Hafız Ali. Yaptırdığı teneke kutulara eliyle yazdığı Risaleleri yerleştirerek duvarlara yerleştirdikten sonra kutuların üzerine tekrar duvar ördü. Bir gün gelecek, elbette bu duvarlar yıkılacak, eserler meydana çıkacaktı. Necmettin Şahiner, Hafız Ali’nin evindeki duvarların içinden eserlerin çıkışını şöyle anlatıyor: “Merakla odanın duvarlarını, pencerelerini tıkırtılarla vurmaya başladık. Boşluklar olduğu anlaşılıyordu…Abdullah Kula, ‘durun durun’ diyerek duvardaki tahta kaplamaları ileri geri itmeye uğraştı. İttiği tahtalardan bir bölüm açıldı. Coşkuyla kâğıt parçalarını topluyorduk. Pencerenin altından hususi bölümler çıktı. Yarım asır el sürülmemiş yerler. Yine bir bölüm daha açıldı. Az sonra yeni bir hazine daha bulmuştuk, kâğıt ve kitap hazinesi.”
Risalelerin yazılmasına hanımlar da büyük destek verdi. Onların gösterdiği ihtimam ise daha farklıydı. Yazdıklarını sahip oldukları en değerli kumaşları olan gelinlikleriyle süslüyor, koruma altına alıyorlardı. İşte Ulviye annenin elinden geçen bir risale; gelinlik çeyizinin en değerli kumaşlarıyla ciltlenmiş, gül kokularıyla sarılıp sarmalanarak koruma altına alınmış.

Kesekâğıdına yazılan yazılar

Yer Afyon Hapishanesi. Bediüzzaman’ın “Denizli’nin bir aylık eziyeti bir güne denk geliyordu.” dediği yer. Soğuktan şehir kanalizasyonunun donduğu bir kış gününde sobası yanmayan bir hapishane. Günlük yiyecek on kuruşluk yıldız şehriyesinden ibaret bir çorba. Hasta ve yaşlı bir tutuklu bu şartlarda ne yapar? O kimse Bediüzzaman ise yine her zaman yaptığını yapar. Yazar, yazar, yazar… Eline geçen her türlü kâğıda yazar; defter kâğıdı, kesekâğıdı, gazete kâğıdı… Sonra bir vesile ile bu yazdıklarını diğer koğuşlarda bulunan talebelerine ulaştırır, onlar da çoğaltır. Yazmak için Üstad’a bir kalem, bir kâğıt parçası yeterli: Bir kalem bir parça kâğıt. Elişi kâğıdından birkaç parça da yeter. Mekân ise hiç fark etmez. Dağ başı da olur zindan da. Otuz Birinci Söz’deki “ene” bahsine yazdığı haşiye ile Otuzuncu Söz’ün sonuna eklediği satırlar. Her iki not da, Üstad’ın el yazısıyla yazıldıktan sonra Şamlı Hafız Tevfik tarafından yine elişi kâğıtlarına temize çekilmiş ve Üstad’ın tashihinden geçmiştir.

MÜKREMİN ALBAYRAK

REGAİB GECESİ

Regaib Gecesi

Aziz ve sıddık kardeşlerim ve fedakâr ve sadık arkadaşlarım!

Evvelâ: Sizin, bu mübarek şuhur-u selâse ve içindeki kıymetdar leyali-i mübarekeleri tebrik ediyoruz. Cenab-ı Hak, herbir geceyi sizin hakkınızda birer Leyle-i Regaib ve Leyle-i Kadir kıymetinde size sevab versin, âmîn. ( Kastamonu Lahikası, 84 )

Regaib Gecesi ile İlgili Risale-i Nur’da Geçen İfadeler:

Üstadımız! Nur talebelerinin okudukları bir eşi, bir benzeri daha dünyada olmayan “Cevşen-ül Kebir” isimli Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretlerinin duasını ve çok sevablı, çok nurlu, çok faziletli salavat-ı şerifelerinizi elde ettik, okumağa başladık. Sizin devam ettiğiniz bu pek kıymetdar, çok mübarek evradlar; bizim zikrimiz, bizim virdimiz oldu elhamdülillah! Fakat en ziyade Risaleleri okumağa gayret ediyoruz, ehemmiyet veriyoruz. Çünki Nur Risalelerini ne kadar sık sık okursak, bu dualardan daha ziyade feyz alıyoruz. Duaları, evradları mübarek gecelerde, hususan Leyle-i Regaib ve Leyle-i Mi’rac ve Leyle-i Berat, Leyle-i Kadir ve Cuma geceleri gibi vakitlerde okuyoruz. (Hanımlar Rehberi: 15 8)

“Evvelâ: Tekraren hem sizin Receb-i şerifinizi ve Leyle-i Regaib’inizi tebrik, hem Safranbolu’lu kardeşlerimizin tebriklerine mukabeleten şuhur-u selâselerini ve dört leyali-i mübarekelerini ve Nurlarla gayet ciddî alâkalarını tebrik ederiz.” (Emirdağ L. - 1: 166)

Evvelâ: Seksen küsur sene bir ömr-ü manevîyi sizlere kazandıracak olan şuhur-u selâse-i mübarekeyi ve bilhassa bu geceki Leyle-i Regaib’i tebrik ediyoruz. (Kastamonu L.: 147)

“Evvelen: Seksen sene bir manevî ömr-ü bâki kazandıran şuhur-u selâsenizi ve mübarek kudsî gecelerinizi ve leyle-i regaibinizi ve leyle-i mi’racınızı ve leyle-i beratınızı ve leyle-i kadrinizi ruh u canımızla tebrik ve herbir Nurcunun manevî kazançları ve duaları umum kardeşleri hakkında makbuliyetini rahmet-i İlahiyeden rica ve hizmet-i Nuriyede muvaffakıyetinizi tebrik ederiz.” (Emirdağ L.-2: 121) 

 

 

DUA

‘Dua ediniz cevap vereyim’ ayeti ne anlama gelir?

Eğer desen:
“Birçok defa dua ediyoruz, kabul olmuyor. Halbuki âyet umumîdir; ‘Her duaya cevap var’ ifade ediyor.”

Elcevap:Cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevap vermek var. Fakat kabul etmek, hem ayn-ı matlubu vermek, Cenâb-ı Hakkın hikmetine tâbidir.

Meselâ,
Hasta bir çocuk çağırır:
“Ya hekim, bana bak.
Hekim;
” Lebbeyk,” der. “Ne istersin?” cevap verir.
Çocuk; “Şu ilâcı ver bana” der.

Hekim ise, ya aynen istediğini verir, yahut onun maslahatına binaen ondan daha iyisini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez.

İşte, Cenâb-ı Hak, Hakîm-i Mutlak, hazır, nazır olduğu için, abdin duasına cevap verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat insanın hevâperestâne ve heveskârâne tahakkümüyle değil, belki hikmet-i Rabbâniyenin iktizasıyla, ya matlubunu veya daha evlâsını verir veya hiç vermez.

Hem dua bir ubudiyettir.Ubudiyet ise, semerâtı uhreviyedir.Dünyevî maksatlar ise, o nevi dua ve ibadetin vakitleridir. O maksatlar, gayeleri değil.

Meselâ, yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir. Yoksa, o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyetle olsa, o dua, o ibadet hâlis olmadığından kabule lâyık olmaz.

Nasıl ki, Güneşin gurubu, akşam namazının vaktidir. Hem Güneş’in ve Ay’ın tutulmaları, “küsuf ve husuf namazları” denilen iki ibadet-i mahsusanın vakitleridir. Yani, gece ve gündüzün nuranî âyetlerinin nikaplanmasıyla bir azamet-i İlâhiyeyi ilâna medar olduğundan, Cenâb-ı Hak, ibâdını o vakitte bir nevi ibadete davet eder. Yoksa o namaz, açılması ve ne kadar devam etmesi müneccim hesabıyla muayyen olan Ay ve Güneş’in husuf ve küsuflarının inkişafları için değildir.

Aynı onun gibi, yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve beliyyelerin istilâsı ve muzır şeylerin tasallutu, bazı duaların evkat-ı mahsusalarıdır ki, insan o vakitlerde aczini anlar; dua ile, niyaz ile Kadîr-i Mutlakın dergâhına iltica eder. Eğer dua çok edildiği halde beliyyeler def olunmazsa, denilmeyecek ki, “Dua kabul olmadı.” Belki denilecek ki, “Duanın vakti kaza olmadı.” Eğer Cenâb-ı Hak, fazl ve keremiyle belâyı ref etse, nurun alâ nur, o vakit dua vakti biter, kazaolur.

Demek, dua bir sırr-ı ubudiyettir. Ubudiyet ise, hâlisen livechillâh olmalı. Yalnız aczini izhar edip, dua ile O’na iltica etmeli, Rububiyetine karışmamalı. Tedbiri Ona bırakmalı, hikmetine itimad etmeli, rahmetini itham etmemeli.

Evet, hakikat-i halde, âyât-ı beyyinâtın beyanıyla sabit olan budur ki: Bütün mevcudat, herbirisi birer mahsus tesbih ve birer hususî ibadet, birer has secde ettikleri gibi, bütün kâinattan dergâh-ı İlâhiyeye giden, bir duadır:

Ya istidat lisanıyladır; bütün nebâtat ve hayvânâtın duaları gibi ki, herbiri lisan-ı istidadıyla Feyyâz-ı Mutlaktan bir suret talep ediyorlar ve esmâsınabir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar.

Veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyladır; bütün zîhayatların, iktidarları dahilinde olmayan hâcât-ı zaruriyeleri için dualarıdır ki, herbirisi o ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla Cevâd-ı Mutlaktan idame-i hayatları için bir nevi rızık hükmünde bazı metâlibi istiyorlar.

Veya lisan-ı ıztırariyle bir duadır ki, muztar kalan herbir zîruh, kat’î bir iltica ile dua eder, bir hâmî-i meçhulüne iltica eder, belki Rabb-i Rahîmine teveccüh eder.

Bu üç nevi dua, bir mâni olmazsa, daima makbuldür.

Dördüncü nevi ki, en meşhurudur, bizim duamızdır. Bu da iki kısımdır: Biri fiilî ve hâlî, diğeri kalbî ve kàlîdir.

Meselâ, esbaba teşebbüs, bir dua-yı fiilîdir. Esbabın içtimaı, müsebbebi icad etmek için değil, belki lisan-ı hal ile müsebbebi Cenâb-ı Haktan istemek için bir vaziyet-i marziye almaktır. Hattâ çift sürmek, hazine-i rahmet kapısını çalmaktır. Bu nevi dua-yı fiilî, Cevâd-ı Mutlakın isim ve ünvanına müteveccih olduğundan, kabule mazhariyeti ekseriyet-i mutlakadır.

İkinci kısım, lisanla, kalble dua etmektir. Eli yetişmediği bir kısım metâlibi istemektir. Bunun en mühim ciheti, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi şudur ki:

Dua eden adam anlar ki, Birisi var, onun hâtırât-ı kalbini işitir, herşeye eli yetişir, herbir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına medet eder.

İşte, ey âciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi hazine-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medârı olan bir vesileyi elden bırakma. Ona yapış, âlâ-yı illiyyîn-i insaniyete çık, bir sultan gibi bütün kâinatın dualarını kendi duan içine al, bir abd-i küllî ve bir vekil-i umumî gibi de, kâinatın güzel bir takvimi ol.

Risale-i Nur Külliyatından (23. Sözden)

 

üç aylarda edilen dualar, makbul dualardır

Mü’minin mü’mine en iyi duası nasıl olmalıdır?


Elcevap: Esbab-ı kabul dairesinde olmalı. Çünkü bazı şerâit dahilinde dua makbul olur. Şerâit-i kabulün içtimaı nisbetinde makbuliyeti ziyadeleşir.Ezcümle, dua edileceği vakit, istiğfar ile mânevî temizlenmeli; sonra, makbul bir dua olan salâvat-ı şerifeyi şefaatçi gibi zikretmeli ve âhirde yine salâvat getirmeli. Çünkü, iki makbul duanın ortasında bir dua makbul olur.
Hem bizahri’l-gayb, yani gıyaben ona dua etmek,
Hem hadiste ve Kur’ân’da gelen me’sur dualarla dua etmek; meselâ,
Allahım, Senden kendim ve onun için dünyada ve âhirette af ve âfiyet istiyorum. en-Nevevî, el-Ezkâr, 74; el-Hâkim, el-Müstedrek, 1:517.

“Ey Rabbimiz, bize dünyada da güzellik ver, âhirette de güzellik ver. Ve bizi Cehennem ateşinin azâbından koru.” Bakara Sûresi, 2:201
gibi câmi dualarla dua etmek

Hem hulûs ve huşû ve huzur-u kalble dua etmek,
Hem namazın sonunda, bilhassa sabah namazından sonra,
Hem mevâki-i mübarekede, hususan mescidlerde,
Hem Cumada, hususan saat-i icabede,
Hem şuhur-u selâsede, hususan leyâli-i meşhurede,
Hem Ramazan’da, hususan Leyle-i Kadirde dua etmek, kabule karin olması rahmet-i İlâhiyeden kaviyen me’muldür.
O makbul duanın ya aynen dünyada eseri görünür; veyahut dua olunanın âhiretine ve hayat-ı ebediyesi cihetinde makbul olur. Demek, aynı maksat yerine gelmezse, dua kabul olmadı denilmez, belki daha iyi bir surette kabul edilmiş denilir.Elcevap: Esbab-ı kabul dairesinde olmalı. Çünkü bazı şerâit dahilinde dua makbul olur. Şerâit-i kabulün içtimaı nisbetinde makbuliyeti ziyadeleşir.

Ezcümle, dua edileceği vakit, istiğfar ile mânevî temizlenmeli; sonra, makbul bir dua olan salâvat-ı şerifeyi şefaatçi gibi zikretmeli ve âhirde yine salâvat getirmeli. Çünkü, iki makbul duanın ortasında bir dua makbul olur.

Hem bizahri’l-gayb, yani gıyaben ona dua etmek,
Hem hadiste ve Kur’ân’da gelen me’sur dualarla dua etmek; meselâ,
Allahım, Senden kendim ve onun için dünyada ve âhirette af ve âfiyet istiyorum. en-Nevevî, el-Ezkâr, 74; el-Hâkim, el-Müstedrek, 1:517.

“Ey Rabbimiz, bize dünyada da güzellik ver, âhirette de güzellik ver. Ve bizi Cehennem ateşinin azâbından koru.” Bakara Sûresi, 2:201
gibi câmi dualarla dua etmek

Hem hulûs ve huşû ve huzur-u kalble dua etmek,
Hem namazın sonunda, bilhassa sabah namazından sonra,
Hem mevâki-i mübarekede, hususan mescidlerde,
Hem Cumada, hususan saat-i icabede,
Hem şuhur-u selâsede, hususan leyâli-i meşhurede,
Hem Ramazan’da, hususan Leyle-i Kadirde dua etmek, kabule karin olması rahmet-i İlâhiyeden kaviyen me’muldür.
O makbul duanın ya aynen dünyada eseri görünür; veyahut dua olunanın âhiretine ve hayat-ı ebediyesi cihetinde makbul olur. Demek, aynı maksat yerine gelmezse, dua kabul olmadı denilmez, belki daha iyi bir surette kabul edilmiş denilir.
 

 

 

mektubat,s 270

 

SEN, ANİ VE FANİ ZEVKLERİN BEKASINI ARIYORSUN

Bu sıkıntılı zamanda nefsim sabırsızlıkla beni taciz ederken, bu fıkra onu tam susturdu, şükrettirdi. Size de faydası olur diye leffen takdim edilen bu fıkra, başımın yanında asılı duruyor.

1. Ey nefsim!

Yetmiş üç sene, yüzde doksan adamdan ziyade zevklerden hisseni almışsın. Daha hakkın kalmadı.

2. Sen, ani ve fani zevklerin bekasını arıyorsun. Onun için, onun zevaliyle ağlamaya başlıyorsun. Kör hissiyatınla bu yanlışının tam tokadını yersin. Bir dakika gülmeye bedel on saat ağlıyorsun.

3. Senin başına gelen zulümler ve musibetlerin altında kaderin adaleti var. İnsanlar, senin yapmadığın bir işle sana zulmediyorlar. Fakat kader, senin gizli hatalarına binaen,
o musibet eliyle seni hem terbiye, hem hatana kefaret ediyor.

4. Hem yüzer tecrübenle, ey sabırsız nefsim, kat i kanaatin gelmiş ki, zahiri musibetler altında ve neticesinde inayet-i İlahiyenin çok tatlı neticeleri var. “Belki sevmediğiniz şey hakkınızda hayırlıdır.” Bakara Suresi, 2:216″ çok kat i bir hakikatı ders veriyor.
O dersi daima hatıra getir.
Hem, feleğin çarkını çeviren kanun-u İlahi, senin hatırın için o pek geniş kanun-u kaderi değiştirilmez.

5. Kadere iman eden, kederden emin olur. kudsi düsturunu kendine rehber et.
Hevesli akılsız çocuklar gibi, muvakkat, ehemmiyetsiz lezzetlerin peşinde koşma. Düşün ki, fani zevkler, sana manevi elemler, teessüfler bırakıyor. Sıkıntılar, elemler ise, bilakis, manevi lezzetler ve uhrevi sevaplar veriyor. Sen divane olmazsan, muvakkat lezzeti yalnız şükür için arayabilirsin. Zaten lezzetler şükür için verilmiş.

Emirdağ Lahikası - 173
Bediüzzaman Said Nursi

NAKIŞ

Bu nakışları yapmak, bütün memleketi yapmak kadar harikadır. Öyle ise, her bir nakış, her bir san’at, o gizli Zatın bir ilannamesidir, bir hatemidir.

Bediüzzaman, sözler, s. 256

SARI ÇİÇEK

Mesela, bir bahçede bir sarı çiçek, o bahçe nakkaşının bir mührü hükmündedir. O çiçek mührü kimin ise, bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler, o Zatın kelimeleri hükmünde olduğuna ve o bahçe dahi o’nun yazısı olduğuna, açık bir surette delalet ediyor.

BEDİÜZZAMAN, LEM’ALAR, s. 314